FAKİR BAYKURT'UN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ SEBEBİYLE

"İşçilerim baskı altında

Köylerimde sürer gider katran geceler.”

Fakir Baykurt, tüm yazarlık uğraşında, günlük yaşamında olduğu gibi umutludur. Çiçeğinden dikenine, taşından toprağına, karıncasından insanına kadar tüm doğaya bakışı iyimserdir. Bu umut ve iyimserlik toplumdaki ve doğadaki sürekli değişimin yönünü, yolunu, yordamını açıklıkla bilmesine dayanır. “Akan bir ırmakta, aynı yerden iki kez suya girilemeyeceğini” ve suyun her türlü engellemeye karşın akmakta olduğunu gözden kaçırmaz.

Fakir Baykurt, ilk romanından son romanına, öykülerinden masallarına kadar tüm yazılarında sosyal gerçekçi sanat anlayışıyla şaşmaz bir tutarlılık içindedir. O, halkın ve Türkiye insanının olumsuzluklarını eleştirir. Köydeki, kentteki, toplumdaki sınıfsal ayrımları, ayrışmaları gözden kaçırmaz. Ama halkı, köylüyü, kentliyi eleştirirken insanları aşağılamaz, “Bunlar adam olmaz!” diye burun kıvırmaz. İnsanların olumlu-olumsuz, iyi-kötü yönleriyle bir bütün olduğunu vurgular; "olumsuzluktan olumluyu, umutsuzluktan umudu bulup ortaya çıkarabilmektir,” düşüncesinin altını çizer. Gerçekliği sadece kavrayıp anlamaya çalışmakla yetinmez; aynı zamanda anladığı gerçekliği değiştirmek ister. Bu yönüyle de o, tasvirci değil; eylemci ve ilerleticidir. Kendi içinde tutarlı olan bu sanat anlayışı, Almanya’da yazdığı romanlarında, “Yüksek Fırınlar”, “Koca Ren” ve “Yarım Ekmek”te de okuyucuyu umut içinde, ayaklarını yerden koparmadan sürükler götürür.

O, titiz bir dil ustasıdır. Akıcı, sıcak, canlı bir Türkçe okuyucuyu sarıp sarmalar. Dedem Korkut’tan, Yunus Emre’den, nice nice halk ozanı ve destancıdan almıştır elini. Nakış nakış işler yazılarını. Kitaplarının her yeni baskısını dil bakımından yeniden inceler. Cümle cümle, kelime kelime, harf harf elden geçirir. Arıtır, damıtır yazdıklarını. Hiç üşenmez, hiç yorulmaz yazılarını işlerken. Yazarlık uğraşında tam bir adanmışlık, tam bir tutku ile çalışır.

Sosyal gerçekçi sanat anlayışı ile üretilmiş eserleri Türk edebiyatının, Türk dilinin Şaman dualarından beri gelen; bize özgü, ulusal anlatım biçimleriyle örülmüştür. Bazı Türk yazarlarının anlatım biçimi ve konu bakımından umutsuzluğu yücelten, anlamsızlığı göklere çıkartan bazı Batı yazarlarına özenmelerine karşın; Fakir Baykurt, Batı edebiyatını, dünya klasiklerini inceler; ama Türk halkının anlatım özelliklerinden ayrılmaz. Böylece yapıtlarında ulusaldan evrensele ulaşmaya; evrenselden ulusala bakmaya çalışır.

Romanlarında, öykülerinde, şiirlerinde ve tüm yazılarında toplumun ve halkın bağrında akan ırmakların kaynaklarını, gözlerini araştırır. Toplumun çok derinlerindeki direnme damarını bulmaya; bu damarı tıkayan büğenekleriaydınlatmaya; o damardan aydınlanmaya çalışır. Bu özelliğiyle Fakir Baykurt tutarlı bir aydınlanmacıdır.

Baykurt’un romanlarında dikkat çekici bir yön daha var. Yazar Sünni bir aileden gelmesine karşın; birçok romanında değişimin belirleyici gücünü Alevi-Bektaşi kişiler oluşturmaktadır. Örneğin Kır Abbas, Kezik; Alevi inancındaki insanlardır. Bu da tesadüfi değil, bilinçli bir seçimdir. Anadolu’da yüzlerce yıldır aydınlanmanın da, toplumsal kültürel ilerlemenin de birçok halk hareketinin de temel güçlerinden birini Alevi-Bektaşi inancında olan toplum kesiminin oluşturmasındandır.

Kendi anlatımıyla yeni abecenin kabulünden bir yıl sonra anasının söylediğine göre orak mevsiminde arpalar yolunurken 1929 Haziranı'nda altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak babası Kara Veli'nin "Öldü Tahir, doğdu Tahir! Bu oğlumun adı da Tahir oluversin gali!" diyerek koyduğu savaşlarda ölüp kalan kardeşinin adıyla doğar Tahir. Tek başına bostan bekçiliği yaptığı 1936'da ilkokula başlar ancak iki sene sonra babasının kağnıdan düşüp ölmesiyle birlikte dayısının yanına verilir. Yaşamının ilk sürgününde Osman Dayı, annesine verdiği sözlere rağmen Tahir'i okula göndermeyip yanına çırak eder. Yengesiyle masır sarar, dayısıyla ormandan kaçak sırık çeker, eşek güder, Menderes'ten sulama kanalı açan mühendislere su taşır. Dayısının anasına verdiği "Tahir'i okutacağım" sözünü hatırlattığında da dayak yer. İkinci Dünya Savaşı sırasında dayısı askere çağrıldığında gizlice para biriktirip üç yıldır ayrı kaldığı köyüne, okuyup mühendis olabilmek için yengesinden kaçarak geri döner ve 1943'te 14 yaşındayken ilkokulu bitirebilir.

İlçedeki "Sarı Öğretmen" yoksulların mühendis olamayacağını ama ona bir yoksul okulu bulacağını söylemesi üzerine köydeki öğretmeninin de destekleriyle Gönen'deki köy enstitüsüne başlar. Tahir'in Fakir'e döneceği enstitü yılları, hem dünya klasikleriyle hem Sabahattin Ali ve Nâzım Hikmet ile tanışacağı hem de yazmaya başlayacağı bir dönemdir. Sadece yazmak ve okumak da değildir öğrendiği. Tarım ve teknik sanatlar derslerinde ileride Sivas'ta öğretmenlik yapacağı binayı inşa etmesini, Kavacık köyünde kuracağı kanalizasyonu yapmasını ya da Tınaz Dağı'nın eteğinden akan kaynağı getirerek okulunu suya kavuşturmayı da öğrenir. 1946 seçimlerinden sonra enstitülerin can damarı olan Hasan Ali Yücel ve Hakkı Tonguç'un görevden el çektirilmesiyle birlikte değişen siyasi dönemde soruşturmaları, baskıları ve mücadeleyi de öğrenir.

1948 yazında enstitüden ayrıldıktan sonra Kavacık, Dereköy, Sivas ve Şavşat'ta sayısız soruşturma ve sürgün eşliğinde öğretmenlik yapar. Yunus Nadi Roman Ödülü'nü kazandığı "Yılanların Öcü" ve Cumhuriyet gazetesindeki yazıları nedeniyle 1959'da hakkında açılan soruşturma nedeniyle öğretmenlikten uzaklaştırılır. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, "Yılanların Öcü romanını yazan kişinin Türk çocuklarına mürebbilik yapamayacağını” söyler.

Darbenin ardından gelen sıkıyönetim günlerinde defalarca gözaltına alınıp tutuklanır, bir dönemin sol klasiği haline gelen sürgünde yaşamak bir zorunluluk olur Fakir Baykurt için.

Ancak Fakir Baykurt, her şart altında yazarlığını sürdürür. Mücadelenin en zor günlerinde bile yazmaktan vazgeçmez.

Ünlü romanlarından biri olan Tırpan´ı “Fevzipaşa´da sürgündeyken, bütün hazırlıkları yolda belde tamamlayarak ve yazabilmek için TÖS yönetimindeki arkadaşlarından bir aycık izin alarak!” kaleme alır, 1970 yılında yayınlanır. Aynı yıl ‘Tırpan’ ile Türkiye Radyo Televizyon Kurumu - TRT Roman Ödülü; ‘Sınırdaki Ölü’ ile de TRT Öykü Ödülü´nü alır.

Tutuklandığı 1971 yılında yine ‘Tırpan’ ile Türk Dil Kurumu Roman Ödülü´nü alır.

Mamak Askeri Cezaevi´nde ve daha sonra kaldığı Kızılcahamam Cezaevi´nde geçen yıllarını yazarak değerlendirir. ‘İçerdeki Oğul’, ‘Köygöçüren’, ‘Can Parası’… o zorlu günlerde yaratılmış önemli eserlerindendir. 1958-1978 yılları arasında beş ödül almıştı. “Yarım Ekmek”e ise 1997 Sedat Simavi Roman Ödülü” verilmiştir.

Fakir Baykurt’un yaşamı son 70 yılın değişimleri, ilerlemeleri, anaforlarıyla özdeştir. Burdur’un Akçaköy’ünden, sığır çobanı olan bir çocuğun Türk edebiyatının saygın bir yazarı düzeyine gelebilmesi; zorlu, acılı, üretken bir değişim sürecidir.

Kimi denizi, kimi gemiyi hazır bulur; kimi de hem denizini, hem gemisini kendi yaratmak zorundadır. Fakir Baykurt, yüzeceği denizi de, bineceği gemiyi de kendi alınteri; kaleminin gücüyle yoktan var edenlerdendir. O, kayaların bağrında boy veren sakız ağacı gibidir. Taşa inat salar köklerini kayaların bağrına bağrına...

Fakir Baykurt´un yaşamına, mücadelesine, yazarlığına yön veren felsefi temel materyalist, sosyalist bir dünya görüşüydü. Ama o materyalizmi ve sosyalizmi ezberlenen kuru doğmalar olarak değil; canlı, değişken, yaratıcı, bilimsel bir dünya görüşü olarak anlıyor ve uyguluyordu.

Akçaköy´ün dikenleri arasından geliyordu. Yoksulluğun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. O var olduğu mayayı, içinden çıktığı toprağı, kendini yaratan halkı hiçbir zaman unutmadı. Yaşamı boyunca insanların gözlerinin önündeki dünyayı ve gözlerinin arkasındaki evreni aydınlatmaya çalıştı.

Fakir Baykurt “sol”u, “solculuk”u, “sosyalizmi” kimilerinin yaptığı gibi yakasında rozet olarak taşımadı. Onu sendikal çalışmalarında “yavaşlıkla” suçlayan bazı “hızlı solcular”, “hızlı sosyalistler” 1990 sonrası güvendikleri dağlar yıkılınca, rüzgârgülü gibi yön değiştirirlerken Fakir Baykurt düşüncelerinden de, mücadele anlayışından da taviz vermedi.

Fakir Baykurt´un örgütlü mücadelesinin çizgisi kendi toprağına ayak basıyor; kendi halkının ve dünya halklarının geçmişten beri gelen ilerici, devrimci, insancıl direnme damarından kuvvet alıyordu. O, mücadelesinde tutarlıydı. Toplayıcı ve birleştiriciydi. İnsanları ve mücadele arkadaşlarını iyi tanıyordu.

1969’da Süleyman Demirel başbakan iken; Kayseri Alemdar Sineması’da yapılan TÖS Genel Kurulu’na gericiler saldırtılıp, 600 öğretmen planlı bir hazırlıkla yakılmak istendiğinde cesaret ve akılla direnenlerin başında o vardı. Tutulmuş, azdırılmış güruhlar benzin dolu şişeler, taş, sopa, silahla saldırırken başında köylü şapkasıyla gizlice dışarı çıkıp; askerin müdahalesini sağlayan ve böylelikle öğretmenlerin yakılarak katledilmesini önleyen TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt’tu.

12 Mart 1971 askeri rejimi TÖS’ü kapattı. Yöneticileri tutuklandı ve askeri mahkemede yargılandı. TÖS Genel Başkanı sıfatıyla, TÖS Davası’nın 1 numaralı sanığıydı. Askeri Savcı Fakir Baykurt ve yönetici arkadaşları için 27 yıla varan cezalar istiyordu.

Yargılama uzadıkça uzadı... Genel seçim oldu. Derken hükümet değişti, halkın baskısıyla 1974’de af yasası çıktı. Daha TÖS Davası bitmemişti... İsteseler aftan yararlanıp, kolay yoldan kurtulurlardı. Ama bu yol TÖS’ün aklanması anlamına gelmiyordu.

Tutuklu sanıklar, içerdeki yöneticiler ve savunmanlar bir araya gelip karar verdiler: “Aftan yararlanmayacağız!”

Askeri Yönetime karşı yürekli ve onurlu bir direnmeydi bu. Yargılama sürdürüldü. 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi sonunda kararı açıkladı:

TÖS Genel Başkanı’na 8 yıl, 10 ay, 20 gün ağır hapis cezası...

Dava Askeri Yargıtay’a gitti ve “Hem asıldan, hem usulden” bozuldu. TÖS Davası beraatle sonuçlandı.

Fakir Baykurt her koşulda direnmeyi ve yazarlık işini sürdürdü. “İçerdeki Oğul” cezaevinde geçen yılların öyküleridir.

Sürgünler, maaş kesim cezaları, tehditler, hapisler Akçaköylü Fakir’in ne bileğini bükebildi, ne de kalemini kırabildi... O hem başını, hem de kalemini dik tuttu...

“Hak diyenin ağzına vurulmamalı, yol açanın yolu kesilmemelidir. ... Beraatimizin sevinci gibi, cezalandırılmamızın tesellisini de aramızda kardeşçe ve içtenlikle paylaşacağız. Şimdiye kadar öğretmen olarak davrandık, bundan sonra da öğretmen olarak davranmaya dikkat edeceğiz. ... Bu mücadeleye giren insanlar, sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir!”

demişti 9 Ekim 1971 tarihinde, Mamak Askeri Ceza ve Tutukevi´de, 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi karşısında TÖS Genel Başkanı sıfatıyla verdiği 190 sayfalık “İfade”sinde.

Fakir Baykurt, tüm yazarlık yaşamında sorumluluklarını bir an bile unutmadı. Akçaköylü çocuğun ne bileğini, ne de kalemini hiçbir güç bükemedi, kıramadı. Çünkü o, gücünü kendi toprağından, kendi insanının direnme damarından alır.

Yıllar ne çabuk geçiyor... 11 Ekim 1999 günü aramızdan ayrılıp gitti Fakir Baykurt sonsuzluklara... İnsan yaşarken hiç ölmeyecekmiş gibi geliyor. Kaybettiklerimizin ardından bakarken, birlikte olduğumuz saatlerin, günlerin anıları geliyor gözümüzün önüne.

“Yurtta Barış, Dünyada barış demez miydi Türkiye

Kadın, erkek işçi,